Gökyüzü, günlerdir yeryüzüyle olan mesafesini gümüş rengi bir sessizlikle kapatıyor. Yağmur dursa bile kara bulutlar, mavinin üzerine çekilmiş birer perde gibi yerli yerinde duruyor. Çatıdaki sac levhalara vuran yağmur hüznün senfonisini mırıldanıyor...
Yağmur ve hüzün kelimeleri birbirine ne kadar da benziyor. Bir de toprak var. O da aynı diyardan. Üçünü aynı cümlede kullanmak bile başlı başına bir şiir gibi.
Bahar geldi, toprak canlandı, erik ağaçları çiçek açtı. Çimenler yeşilin en duru haliyle gösteriyor kendini. Uzun ve çetin bir kış mevsiminin ardından özlenen geldi. Sabırdan sonraki selamet gibi.
Dünya telaşından fırsat buldukça tabiata çıkmak gerekiyor. Tüm bu telaşın içerisinde bir dağın bağrına yaslanmak, bir tas suyunu içmek iyi gelmez mi hiç?
Kendi adıma doğaya çıktığımda evime dönmüş gibi hissediyorum. Kalabalıklar içerisinde kaybettiğim sesimi burada buluyorum dersem herhalde yanlış olmaz. Hani uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra eve dönünce bir oh çekersiniz ya onun gibi. Arka fonda kuşların şarkısıyla bir patikada yürümek, bir ağacın gölgesine misafir olmak, kara demlikten çay içmek. Şairin "Paraya çevrilmeyen ne varsa onun peşinden gitmek." dediği bu olsa gerek. Şehrin asık suratlı beton yığınları bunların hiçbirini vaat etmiyor.
Toprağa dokunmak yani özümüze dönmek, evimize varmak için tabiata sık sık çıkmalıyız. Bana öyle geliyor ki kendi içimize giden yol buradan geçiyor.
erkanaltas6502@gmail.com