Vesayetten Siyasete: DEM Parti’nin Tarihi Sınavı

Adnan Boynukara perspektif online için yazdı.

Siyaset - 30-06-2026 14:55

Kürt seçmen onlarca yıldır kimlik siyaseti ile gündelik hayat arasında sıkışıp kaldı. Ekonomi, eğitim, istihdam, yerel hizmet, hepsi ikinci plana itildi. Şimdi siyasal alan açıldığında bu gündelik sorunlar gündemin merkezine oturacak. DEM Parti buna hazır mı?

PKK’nın silah bırakması ve feshine ilişkin yasal düzenleme süreci yeni bir eşiğe taşındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM’deki açıklaması bunu teyit ediyor. Yasal çerçeve tartışması artık “olası bir gelecek” değil, yürüyen bir süreç. Bugüne kadar yapılanlar üzerine pek çok şey yazıldı. Hükümetin tutumu, devletin bu eşiği nasıl okuduğu, örgütün ikircikli yaklaşımı, maksimalist talepleri gibi birçok konu enine boyuna tartışıldı. Ama DEM Parti’nin bu tarihi eşikte nerede durduğu ve önündeki sorumluluklar hep dışarıda kaldı. Halbuki silahın bırakılması ve fesih devletin güvenlik yüküyle birlikte DEM Parti’nin içinden çıktığı geleneğin tarihsel pozisyonunu da değiştiriyor.

PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi onlarca yıldır bu ülkenin siyasal havasını zehirleyen bir atmosferin dağılması demektir. Bu dağılmanın en doğrudan muhatabı ise DEM Parti. DEM Parti ve içinden çıktığı gelenek, onlarca yıl boyunca örgütle iç içe geçmiş bir siyasi atmosferde var oldu. Örgüt vesayeti kimi zaman açıkça benimsendi, kimi zaman susmak yetti. Sonuçta iki tutum da aynı kapıya çıkıyordu.

Öte yandan devletten gelen güvenlik refleksi de her adımı “örgütle bağlantısı var mı?” sorusu çerçevesinde değerlendirdi. İçeriden örgüt vesayeti, dışarıdan her adımın güvenlik ekseninde okunması, ikisi bir arada söz konusu siyasi geleneğin gerçek anlamda siyaset yapma kapasitesini daralttı. Şimdi bu dönem kapanıyor. Ama kapanan dönemin sorumluluğu da beraberinde geliyor. Bu siyasal geleneğin önünde açık bir alan var. Bu hem özgürleşme hem de sahici siyaset yapma zamanı demektir.

Vesayetin Kalkması Ne Anlama Geliyor?

Bu dönem kapandığında ne olur? Parti artık kendi kimliğini, kendi diliyle, kendi siyasal vizyonuyla kurmak zorunda. “PKK baskı yapıyor, elimiz kolumuz bağlı” savunması artık geçerli olmayacak. “Örgütü reddetsek de o bizimle özdeşleştiriliyor” savunması da öyle. Hatta belki en çok kullanılanı “güvenlik baskısı altındayız” mazereti de artık işe yaramayacak. Bundan böyle DEM Parti yalnızca kendi siyasal performansıyla, kendi vaatleriyle ve Türkiye’ye ne sunduğuyla değerlendirilecek. Bu kolay değil. Aslında özgürlük dediğimiz şeyin tam da bu: hesabını kendin vermek zorunda olmak.

Ama özgürleşme kendiliğinden gerçekleşmez. Onlarca yıl boyunca örgüt diliyle konuşmaya, örgüt gündemine göre hareket etmeye alışmış bir yapının bu alışkanlıkları bir anda bırakması zor olacak, ama zorunlu. Çünkü siyaset dili başka, örgüt dili başka. Örgüt dili ile siyaset dili arasındaki fark soyut değil, pratik. Örgüt, tabanına ‘haklıyız ve kazanacağız’ der, siyaset ise karşısındakine ‘seninle uzlaşabiliriz’ demek zorundadır. Bu geçiş, alışkanlıktan zihniyet değişimine giden uzun bir yol.

Aslında bunun ötesinde bir şey var ve bence asıl mesele de bu. Örgüt ile siyaset arasındaki fark, bir yöntem farkı değil, bir zihniyet farkıdır. Yani sadece ‘örgüt gitti, artık rahatız’ diyemezsiniz. Asıl mesele, onlarca yıldır örgütün diliyle düşünmeye alışmış bir yapının bundan çıkabilmesi. Bu başka bir şey. DEM Parti kendi içinde bu dönüşümü yaşayamazsa, dışarıya sunacağı siyasal projelerin zemini her sarsıntıda çöker.

Vesayetsiz Siyasetin Soruları

Vesayetin kalkmasıyla birlikte Parti’nin önüne bir dizi soru düşüyor. Bu sorular aslında Türkiye siyasetinin tamamına sorulacak sorular. Ama bu eşikte en ağır sorumluluk DEM Parti’nin omuzlarında. Çünkü bu süreçten en doğrudan etkilenecek olan da o.

Türkiye’nin demokratikleşmesine nasıl katkı sunacak? Yıllarca ‘demokratikleşme’ söylemi örgütün varlığıyla iç içe geçti. Bu iç içe geçiş söylemin meşruiyetini zedeledi. Bu meşruiyeti yeniden inşa etmek için önce örgüt dilinin dışına çıkmak, ardından demokratikleşme talebini tüm ülkenin meselesi olarak yeniden çerçevelemek gerekiyor.

Kürt seçmenin gündelik sorunlarına ne vadedecek? Kürt seçmen onlarca yıldır kimlik siyaseti ile gündelik hayat arasında sıkışıp kaldı. Ekonomi, eğitim, istihdam, yerel hizmet, hepsi ikinci plana itildi. Şimdi siyasal alan açıldığında bu gündelik sorunlar gündemin merkezine oturacak. DEM Parti buna hazır mı? Kimlik siyasetinden geçim siyasetine geçiş kolay değil ama kaçınılmaz.

Ve iktidar ilişkisi ne olacak? Bunu yazarken duraksadım aslında, çünkü bu sorunun cevabı büyük ihtimalle sadece DEM’in elinde değil, hükümetin tutumu da etkili olacak. Ama yine de soruyu sormak lazım. Sistematik muhalefet mi, yapıcı müzakere mi? Kategorik, toptancı karşıtlık mı, başlık ve konu eksenli yaklaşım mı? Elbette burada tek belirleyici olan DEM Parti olmayacak, karşısındaki iktidarın tutumu ve konjonktür de belirleyici olacak. Ama seçilecek yol, partinin Türkiye siyasetindeki yerini belirleyecek. Ülkenin siyasi deneyimine bakıldığında, aktivist bir muhalefet tarzının partiyi köşeye sıkıştırdığı, uzlaşmacı bir söylem ve siyasetin ise tabanı tatmin etmediği görülüyor. Bu ip üzerinde nasıl yürüneceği önemli olacak. 

Dışarıya Konuşmanın Cazibesi

DEM ve içinden çıktığı geleneğin sorunlu tutumlarından birisi, konuları AB gündemine ve Avrupa Konseyi koridorlarına taşıma alışkanlığı. Uluslararası normları hatırlatmak meşru, hatta bazen zorunlu. Ama iç siyasette hareket alanı kısıtlandığında başvurulan bu refleks, sahici bir iç siyaset üretememenin yerini doldurmak için dışarıya yaslanmaktan başka bir şey değildi. O döneme ilişkin anlayış yerindeydi. Ama o dönem kapanıyorsa, alışkanlık da dönüşmeli.

Maliyeti somut: İç kamuoyunun çözüm beklediği bir süreçte konuyu AB gündemine taşımak Türkiye’nin büyük çoğunluğunda antipati üretiyor. Bu yalnızca milliyetçi refleksten kaynaklanmıyor. Merkezdeki seçmen de, hatta çözümü destekleyenler de “neden dışarıya taşınıyor” sorusunu soruyor. Bu soru bir kez sorulduğunda “biz çözüm istiyoruz” söylemi güvenilirliğini yitiriyor. Bir süre işe yarıyor, kendi medyanda manşet oluyorsun, belki ismin gündem geliyor. Ama bu kapasite olmadan dışarıya taşınan her gündem maddesi içeride bir antipati faturası olarak geri döner. Ve biriken faturalar, partinin en kritik dönemde sahneye çıkma kapasitesini törpüler. Dışarısı gündem üretebilir, ama zemin içeride inşa edilir.

Geçmişle Yüzleşme Meselesi

PKK’nın bıraktığı hasar derin ve kalıcı, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. Bu dönemin her aşaması farklı acılarla dolu. Konu siyasi geleneğin tutumu olunca, iki somut örnekten bahsetmemek olmaz. İlki, devletin fonksiyonlarını doğrudan hedefleyen ve örgüt talimatıyla yapılan “öz yönetim” ilanlarıdır. İkincisi, “Kıra Dayalı Şehir Gerillacılığı” projesinin uygulanması ve şehirlerde ortaya çıkardığı vahim sonuçlardır. Bu iki girişimin bedelini kararları verenler değil, o şehirlerde yaşayanlar ödedi.

Peki bu tablonun sorumluluğu kime ait?

Bu tablo yalnızca terör ortamının kaçınılmaz sonucu değil, örgütün bilinçli tercihlerinin ürünü. DEM’in içinden çıktığı siyasi gelenek o günlerde bu iki projenin de karşısında durmadı. Sonrasında bu duruma ilişkin sahici bir özeleştiri de yapılmadı. Özeleştiri olmadan bu kapı kapanmaz. DEM Parti bu gerçeklikle nasıl yüzleşecek? 

Bu sorunun cevabını ararken aklıma hep aynı örnek geliyor: IRA’nın Sinn Féin’e dönüşümü. O dönüşümde en kritik adımlardan biri, silahlı dönemin toplumsal hasarını açıkça kabul etmekti. Bu kabul hem Kuzey İrlanda toplumunda hem de İngiliz kamuoyunda güven inşasının temel taşı oldu. 

Bir iç muhasebe yapılmadan güven inşa edilmez. Güven inşa edilmeden Kürt olmayan seçmenle de devletle de gerçek bir siyasal ilişki kurulamaz. Sinn Féin’in asıl dönüşümü şuydu: artık geçmişi bir gurur kaynağı olarak değil, bir yük olarak taşımayı kabul etti. Bu kolay değildi. DEM için bu, şehirlerde yaşananları “koşulların zorladığı bir dönem” olarak değil, sahici bir hesaplaşmanın konusu olarak ele almak anlamına geliyor. Henüz o adım atılmadı.

Fırsatı Karşılamak

Geçmişle yüzleşmek, örgüt dilini bırakmak ve gündelik siyasete dönmek, bunlar aynı dönüşümün parçaları. DEM’in “meşru ama marjinal” konumdan “meşru ve merkezi” konuma geçişi Türkiye için dönüştürücü olur. Çünkü bu geçiş onlarca yıldır çözümü engelleyen o ezeli kısır döngüyü kırar. O kısır döngü şuydu: silah olmadığında temsil alanı daralıyordu, silah olduğunda ise siyaset güvenlik meselesine dönüşüyordu.

Şunu da söylemek zorundayım: bu dönüşüm tek taraflı olamaz. Güvenlik filtresini siyasetin önüne koyan refleksler yalnızca DEM’de değil, her kesimde var. Vesayet meselesi sadece örgütten kaynaklanmıyordu zaten, geçmiş yılların herkese bulaştırdığı bir alışkanlıktı. Ama şiddetin toplumda açtığı yaraları açık biçimde konuşabilmek, sivil siyasetin ön şartı.

PKK’nın feshi DEM Parti’ye tarihsel bir fırsat sunuyor. Ama fırsatın kendisi bir program değil. Kürt seçmen onlarca yıldır bir örgütün gölgesinde siyasete baktı. Şimdi o gölge kalktı. DEM Parti’nin önündeki en kritik sınav, yeni dönemin gerçekliğini doğru kavrayıp söylem ve siyasetini buna göre yeniden yapılandırmak olacak. Bugüne kadar kendisine oy vermeyen seçmene “Siz neden bana oy vermelisiniz?” sorusunu sorabilecek ve buna inandırıcı bir cevap üretebilecek mi? Çünkü merkezileşmek, kendi seçmenine iyi görünmekle olmuyor. Seni hiç düşünmemiş birine ‘bak, ben de senin için buradayım’ diyebilmek lazım. Bunu henüz yapamıyorlar. Bu soruya verilecek cevap, DEM Parti’nin geleceğini de Türkiye siyasetinin seyrini de belirleyecek.

Tarihin doğru yanında durmak iyi bir his. Bunu küçümsemiyorum. Ama o his, önünüzdeki soruları ortadan kaldırmıyor, sadece erteliyor. DEM Parti bunu başarırsa, Türkiye siyasetinde gerçekten yeni bir sayfa açılır. Başaramazsa, bu fırsat da adı konulmamış bir kayıp olarak tarihe geçer.

Günün Diğer Haberleri